KADİR YASİR
11/4/2008
Kalıcı Bağlantı
13/7/2007 -Kategori: HADIS
|
1 |
|
لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ |
|
(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme. Tirmizî, Birr, 58. |
|
2 |
|
تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ |
|
(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır. Tirmizî, Birr, 36. |
|
|
|
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ |
|
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar. Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539. |
|
|
|
رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ |
|
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir. Tirmizî, Birr, 3. |
|
|
|
ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ: دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ |
|
Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir: Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın evladına duası. İbn Mâce, Dua, 11. |
|
|
|
مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ |
|
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez. Tirmizî, Birr, 33. |
|
|
|
خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ |
|
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır. Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50. |
|
|
|
لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا |
|
Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir. Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66. |
|
|
|
كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى |
|
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur. Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42. |
|
10 |
|
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ |
|
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu. Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144. |
|
11 |
|
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ |
|
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun. Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75. |
|
12 |
|
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ |
|
Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki; ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim. Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141. |
|
13 |
|
اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ |
|
Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle geçiren kimse gibidir. Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41; Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78. |
|
14 |
|
كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ |
|
Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir. Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30. |
|
15 |
|
عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ |
|
Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur. Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61. |
|
16 |
|
مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا |
|
Bizi aldatan bizden değildir. Müslim, Îmân, 164. |
|
17 |
|
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ |
|
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe) cennete giremezler. Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79. |
|
18 |
|
أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ |
|
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz. İbn Mâce, Ruhûn, 4. |
|
19 |
|
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ |
|
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır. Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10. |
|
20 |
|
إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ |
|
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir. Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107. |
KARA TOPRAK
13/7/2007 Dost dost diye nicesine sarıldım
Aşık Veysel ŞATIROĞLU Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıAshab-ı Suffa24/6/2007 -Kategori: TASAVVUF Peygamberlere ilk inananlar, genel itibariyle her dönemde fakirler, güçsüzler, kimsesizler, köleler… olmuştur . Kur’an’da Enfal suresi yirmi altıncı ayetinde “mustaz’aflar” olarak geçen, ellerinde güç bulunmayan bu zayıf insanlar, elçi olarak gelmiş olan peygamberlere inanınca; zenginlerin, güç, iktidar ve otorite sahiplerinin hışmına uğramış, onlar tarafından toplum içerisinde dışlanılmaya çalışılmış, hakir görülmüş ve çeşitli işkencelere maruz bırakılmışlardır. Bütün bunlara rağmen peygamberlerin, ümmetlerine göstermiş oldukları sevgi, şefkat, maddi ve manevi destek onlara hayat kaynağı olmuş ve diğerlerini, sonradan tâbi oldukları dine teşvik etmiştir. Ancak Mekke’nin ileri gelenlerinden olan Kureyş; kölelerin, fakirlerin, zayıf, güçsüz, sıradan insanların Hz. Peygamberin yakınında olmalarını hazmedememişlerdir. Onların Hz. Peygamberin yakınında olmalarını da kendilerinin İslam’a girmemeleri için sebeplerden biri olarak görmüşlerdir. Bu Hz. Peygamber’e yakınında olan kimselere örnek olarak Ebu Hureyre, Selman el-Fârisi, Ebu Zerri’l- Gıfâri, Mus’ab b.Umeyr, Bilâl-Habeşî, Suheyb-i Rûmî, Ammar b.Yâsir’i sayabiliriz. Medine’ye hicretten sonra fakir Müslümanların barınmaları için Mescid-i Nebevî’nin arka kısmında onlar için kalacakları bir mekân inşa edilmiştir. Artık burada da ihtiyaç sahibi olan bu kimseler kalmaya başlamışlar. Burada ki fakir sahabilerin yaşamlarındaki sıkıntılar; yeme-içme, giyim, mesken, eğitim ve ibadet konuları v.b. noktalarda yoğunlaşmaktadır. Daha sonraki dönemlerde “ zühd dönemi ” adı altında incelenecek olan hususlarda sufiler ve birçok kişi, kendilerine Ashab-ı Suffa’nın yaşam tarzını örnek almış olduklarından bizde bu çalışmamızda bunlara değinmeye çalışacağız. Birinci bölümde Suffa, Ashab-ı Suffa, zühd kavramları üzerinde kısa bir bilgi verdikten sonra Kur’an-ı Kerim’de, hadis-i şerifler de, Ashab-ı Suffa ve zühdle ilgili olarak gelen rivayetlerden örnekler sunmaya çalıştık. Ayrıca bu bölümde Ashab-ı Suffa’nın oluşumu, sufilerin zühd anlayışları ve özet olarak da zühd dönemini incelemeye çalıştık. İkinci bölümde ise, Ashab-ı Suffa’nın yaşayışını incelemeye çalıştık. Bu başlık altında, burada kalanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını tespit ve bunların giderilme yolları üzerinde, araştırmamızda elde ettiğimiz bulguları zikrettik. Bu çalışmam da değerli fikirleriyle bana yol gösteren danışman hocam Süleyman SARI Bey’e ve diğer hocalarıma teşekkürü bir borç bilirim. Adem YILDIZ KONYA–2005 KISALTMALAR a.g.e. : adı geçen eser a.g.m. : adı geçen makale b. : bin, ibn bkz. : bakınız bnz. : benzer c. : cilt h. : hicri h. no. :hadis no haz. : hazırlayan hz. : Hazreti mad. : maddesi matb. : matbaası m. : miladi r.a. : radıyallahu anh s. : sayfa s.a.v. : sallallahu aleyhi ve sellem sy. : sayı trc. : tercüme eden çev. : çeviren v. : vefat tarihi vb. : ve benzeri v.h. : vefatı hicri vd. : ve devamı v.s. : ve saire yay. : yayınları I.BÖLÜM KAVRAMSAL ÇERÇEVE A-SUFFA KAVRAMI: Lügatler de genelde Suffa kelimesi “gölgelik”[1] anlamında kullanılmaktadır. Evin önünde veya etrafında bulunan avlu ve benzeri mekânlar için de kullanılır.[2] Hicretin akabinde inşa edilen Mescid-i Nebevî ’nin arka kısmının kuzeyinde yer alan, üzeri hurma dallarıyla örtülmek suretiyle meydana getirilen, barınacak yeri ve geçim kaynağı olmayan fakir kimseler ve yeni gelenler için ayrılan gölgelik bölümün adı olmuştur.[3] B-ASHAB-I SUFFA KAVRAMI: Medine’de kalacak akrabaları veya evleri olmayan kimsesiz, fakir muhacirler ve misafirler bu mekanda barındıkları için, burada kalan sakinlerine “Ashab-ı Suffa” adı verilmiştir.[4] Ashab-ı Suffa’nın oluşmasından sonra onların İslam daveti, İslam’ın yayılması, savunulması ve hizmet konularında katkıları son derece büyük olmuştur.[5] Sahabe nesli içerisinde Ashab-ı Suffa’nın ayrı bir yeri vardı. Sahabe nesli bir kadro hareketi, Suffa’da ki sahabelerde bu kadronun ilmi, manevi ve askeri konulardaki hazır kıtası konumundaydı.[6] Dilimizde ashab-ı suffe, suffa ashabı, suffa ehli, ehlü’s-suffa tabirleri de aynı anlamda kullanılmaktadır. Asr-ı saadetteki Ashab-ı Suffa’nın suffasından esinlenerek “sûfi” kelimesinin buradan geldiği konusunda görüşler mevcuttur.[7] Bunlara “sûfi” kelimesinin nereden geldiği konusu ile ilgili olarak aşağıda değineceğiz. Sûfi ve tasavvuf kelimeleri Kur’an ve hadislerde zikredilmediği gibi, sahabe ve tabiin devrinde bilinen kavramlar da değildir. Tebe-i tabiîn döneminde iyice genişleyen İslâm dünyasında refah seviyesi yükseldikçe halkın ibadet ve zühd konularına yönelenlerine yeni bir takım adlar verilmeye başlandı. Bu adlar arasında en yaygın olanları âbid, zâhid gibi isimlerdi. Hicri II. asrın ortalarından sonra kullanılmaya başlayan ve giderek yaygınlaşan kavram “sûfi ” kavramıdır.[8] Asr-ı saadetteki Ashab-ı Suffa’nın suffasından, bir çöl bitkisi olan sufâne’den, duruluk ve temizlik anlamına gelen, safa veya safv; Yunanca, hikmet, bilgi anlamına gelen sofos veya sophia’dan; başın arka tarafına toplanan saç ankamına gelen sûfetü’l-kafâ … v.s.’den mülhem olarak türetildiği konusunda çeşitli iddialar bulunmakla birlikte en çok kabul gören görüş, yukarıda zikrettiğimiz “Sûf ” kelimesinden türetildiği şeklindeki görüştür.[9] Sûfi kelimesinin Ashab-ı Suffa ile irtibatlandırılmasının sebebi, sûfilerle Ashab-ı Suffa arasındaki benzerlikten dolayı olması bize daha uygun gelmektedir. Tasavvuf kelimesi iştikak olarak, “ Sûf ” (yün) kelimesinden gelmektedir. Zira ilk sufiler, Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi “Sûf ” giymeyi sever, bunu dünyanın süsüne sırt dönmenin bir işareti sayarlardı.[10] İlk kez sûfi diye nitelenen şahıs bu devrin simalarından Ebû Hâşim el-Kûfî (v.150/767) dir.[11] 1. KUR’AN-I KERİM’DE ASHAB-I SUFFA Allahü Teâla, Kur’an’da Ashab-ı Suffa ile ilgili doğrudan bir ayet zikretmemekle beraber değişik ayetlerde onların sahip oldukları vasıflara işaretle, elçisi’nden onlara karşı özel ilgi ve şefkat göstermesini istemiştir. Şu ayetlerin Ashab-ı Suffa hakkında nazil olduğu nakledilir. 1. “(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.”[12] Başkalarından istemekten, iffetlerinden dolayı çekindikleri için cahiller, onları zengin zannederler. Burada geçen iffet kelimesi şöyle tarif ediliyor: Güç yetirmekle birlikte bir şeyden yüz çevirmek. Onların fakirlik ve sıkıntılarını, onlarda bulunan huşu ve gayretleri sebebiyle dış görünüşlerinden anlarsın.[13] İbn-i Sa’d, İbn-i Ka’b el-Kurezı senediyle ayetin Ashab-ı Suffa hakkında indiğini, Taberî’de, Mücâhid ve Süddî’ye isnadla ayetin fakir muhacirler hakkında indiğini söylemektedir.[14] Sadakaların kimlere verileceğini bildiren bu ayet, “Ashab-ı Suffa” adı verilen fakir muhacirler hakkında nazil olmuştur. Ayeti öncelikle kendilerinin ilimle, cihadla meşgul oluşları, dünyalık ile ilgili bir gayretlerinin olmayışı, durumlarının sıkıntılı anlarında da iffetleri, kendilerini istemekten alıkoymuş nice insanlar vardır. Ashab-ı Suffa ve daha sonraki nesillerden bu durumda olanlar ayetin doğrudan doğruya muhatabı olmaktadır. 2. “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki bunları kovup ta zalimlerden olasın!”[15] Müşrikler, Hz. Peygamber ile aynı statüde görüşmek için Peygamber’den etrafında ki Suffalıları, uzaklaştırmasını istemişlerdir. Hz. Peygamber onları yanından uzaklaştırmaya karar verdiğinde Allah Teala elçisini bu ifadelerle uyardı. Bu ayetin nüzul sebebi olarak, Habbab b. Eret’ten gelen şu rivayet nakledilir : “Başta Uyeyne b. Hısn ve Akra’ b. Habis, Rasûlullah’ın huzuruna gelmişlerdi. Peygamberimiz Bilâl, Ammâr, Suheyb ve Habbab gibi Ashab-ı Suffa’dan olan zayıf müminlerle oturuyordu. Gelenler bu manzarayı görünce kendilerine özel bir oturum tahsis etmesini Peygamber’den istediler. Peygamber (s.a.v) de onlara: “Tamam” demesi üzerine: “Şimdi bu konuya dair bir belge yaz” dediler. Rasûlullah yazılması için bir sayfa ile Hz. Ali’yi çağırtmış ve bunu yazmasını istediğinde (biz bir kenarda otururken Cebrail (a.s) şu ayetlerle indi:[16] “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki bunları kovup ta zalimlerden olasın! .[17] Bu ayetin nüzül sebebi olarak Elmalı’lı, Mevdûdî, Âlûsî, İ.Hakkı Bursevî de benzer olayları eserlerinde zikretmişlerdir. [18] İbn-i Kesîr, bu sürenin Mekkî olduğunu söylüyor, bundan dolayı da bu ayetin Ashab-ı Suffa hakkında inmesi mümkün değildir, diyor.[19] Kanaatimizce, surenin nerede inmiş olduğu üzerinde durmaktan ziyade mana açısından sûrenin Suffa’da kalan sahabilerin ve daha sonraki dönemlerde de onların bu vasıflarını kendilerinde toplayanların durumuna işaret ediyor olması daha önemlidir. 3. “ Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebât et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.”[20] Kalbi zikirden boş ve gafil olanlar Uyeyne b. Hısn ve Akra’ b. Hâris’tir.[21] Bu sure Mekkî’dir. Bu ayet’in Ehlü’s- Suffe hakkında nazil olması mümkün değildir.[22] Bu ayetin nüzül sebebi görüldüğü gibi, En’am süresi elli ikinci ayetindekine benzer olaydır. Gözlerini onlardan çevirme ifadesi ile gözünü onlardan dünyalık şeylere çevirme, Suffa Ashab’ını hakir görme diye Peygamber (s.a.v) uyarılmış, ayrıca onlarla ilgilenmemekten nehy olunduğu belirtilmiştir.[23] Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kanaatimizce, sûrenin nerede inmiş olduğu üzerinde durmaktan ziyâde mânâ açısından sûrenin Suffa’da kalan sahâbilerin durumuna işaret ediliyor olması daha önemlidir. 5. “Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberlerini alandır, onları görendir.”[27] Ebû Nuaym, Amr b. Hâris senediyle bu ayetin Suffa ashabı hakkında indiğini ifade ediyor.[28] Fakat ayet Mekki’dir, onlar hakkında sahih olmaz[29] diyen, ayetin Mekke’de inmesi söz konusu olsa da manası açısından Suffalılara uygun düşüyor [30] diyenler de vardır. 6. “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).[31] Ebu Nuaym, Ehlü’s- Suffe hakkında indiğini belirtiyor.[32] Bu ayet hakkında Taberî’den ve İbn-i Kesîr’den gelen rivayetler bunun Ashâb-ı Suffa hakkında inmediğini gösteriyor. Bu ayet, Müzeyye kabilesinden sefere katılamadıkları için ağlayan yedi kişinin durumunu destekler. [33] 2. HADİSLER’DE ASHAB-I SUFFA Hadislerde anlatılanlar Suffa’da kalanların yaşayışlarına da birer örnek oluyor. Giyim-kuşamla ilgili sıkıntılarını Ebû Hureyre (r.a), şu şekilde anlatıyor: (Kendisi de onlardandı), Ashâb-ı Suffa’dan yetmiş kişi bilirim, kısa elbiseleri (ridâ, izâr) vardı. Elbiseler boyunlarından tutturulmuştu. Elbiseler bazen diz kapağının yarısına, bazen topuklarına kadar uzardı. Avret mahallerinin açılması korkusuyla elbiselerini elleriyle tutarlardı.[34] Zür’a b. Abdurrahmân b. Cerhed’de (dedesi Cerhed Ashâb-ı Suffa’dan dı) şu şekilde anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v) bizim yanımıza oturduğunda (elbisemin kısalığından) dizim açılmıştı. Rasûlullah (s.a.v) bana: Dizini ört. Dizin avret mahalli olduğunu bilmiyor musun? , demişti.[35] Fadale b. Ubeyd (r.a) rivayet ediyor: Rasulullah (s.a.v) namaz kıldırırken kıyamın uzunluğu ve açlıktan dolayı Suffa’da kalanların bazısı yere düşer ve onların bu halini gören çöl Arapları, “bunlar delidir” derlerdi.”[36] Rasulullah (s.a.v), Suffa Ashabı’nın yeme ile ilgili olan ihtiyaçlarını da evine göndererek halleder ve daha sonra onlar da uyumak için mescide giderlerdi.[37] Ubade İbnu’s-Sâmit (r.a) Ehlü’s- Suffa'dan bir kısım insanlara yazı ve Kur'ân öğretmişti. Onlardan bir adam da ona bir yay hediye etmişti. Alıp-almama konusunu Rasûlullah’a sorduğunda: “Eğer ateşten bir takı takınmayı seversen kabul et!” [38] diye cevap vermesi üzerine ücret almaktan vazgeçmiş olması, Kur’an eğitiminin ücretsiz olduğuna işarettir. Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıCENNET16/6/2007 -Kategori: KURANI KERIM Ağaçlı bahçe; yeşillikleri bol bostan; sık dal ve yaprakları ile yeri gölgelendiren hurmalık ve bağlık. Peygamberlerin davetine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât'tır. Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur'an-ı Kerîm'de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır: "Cennet takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va'dolunan, gördüğünüz şu Cennet'tir ki, O, Allah'ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet eden çok esirgeyici Allah'a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. " [1] "Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmayarak Cennet'e, çok esirgeyici Allah'ın kullarına gıyâben va'd buyurduğu Adn Cennet'lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet'tir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. "[2] Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur'an'da Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır: "Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı." [3] Kur'an'da Cennet'in niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir: 1- Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler[4] , güzel meskenler[5] 2- Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip[6] 3- Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekân. "Onlara Cennet'te bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)"[7] "Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız Cennet'tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz." [8] "Cennet şarabından (dünya Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur" [9] 4- Cennet'te hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah'a sokacak söz işitilmiş. "Biz o Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir" [10] "Onlar Cennet'te ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm.. (birbirleriyle selâmlaşır dururlar)." [11] 5- Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet'i aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet'teki eşsiz nimet ve saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir etmiştir: "İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet'i ve oradaki ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet şarabını Cennet'teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: "İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir. " [12] Cennet'in tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis*in ifade ettiği durumdur: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: "Salih kullanım için ben, Cennet'te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım." [13] Başka bir hadislerinde de, Rasûlullah (s.a.s.) Cennet'in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder. [14] Ehl-i Sünnet inancına göre mü'minler Cennet'te Allah'ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna "Rü'yetullah*" denir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de: "O gün Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. " [15]buyurulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz. " [16]Suheyb (r.a.)'ın rivayetine göre Peygamber (s.a.s.): "iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde (Allah'ı görmek) vardır. " [17] ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: "Cennetlikler Cennet'e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle buyuracak: " Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?" Cennetlikler de Şöyle derler: "Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet'e koymadın mı, bizi Cehennem'den kurtarmadın mı? (o yeter)." Rasûlullah sözlerine devam buyurarak: "Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. "[18] Müminlerin Allah'ü Teâlâ'yı Cennet'te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. "Allah bilir" deriz. Kur'an ve Sünnet'te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: "Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan Cennet'e koşun. O Cennet takva sâhipleri için hazırlanmıştır. "[19] Enes b. Mâlik (r.a.)'den rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " [20] Başka bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür'et edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. "[21] Bu hadislerden de anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur. Cennetlikler: Kur'an ve Sünnet'te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet'e gireceklerdir. Bu kimseler Cennetliktir. Esasen Allah'a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet'te gerçekleşir: "Takva sahipleri, elbette Cennet'lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle, emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller. " [22] Kur'an-ı Kerîm namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah'ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. [23] Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını dileyerek sabredenlere [24]; şükredenlere[25] yürekten tövbe edenlere[26] ; Allah yolunda canını feda eden şehitler[27] ve Allah'a yönelmiş bir kalble idealize olmuş müslümanlara "Allah'ın ölçüsünde Allah'a yönelenlere"[28] içinde ebedî kalınacak Cennet'e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir. Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur'an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur: "İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol Cennetler'e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet'te duâları: Allah'ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; "Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine mahsustur." gerçeğidir" [29] "Kim de O'na bir mümin olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler var. " " Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle Cennetler' de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır" .[30] "İmran b. Husayn (r.a.)'dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır. [31] Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır. Cennet'e ilk giren bir cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk olarak Cennet'e girecektir. [32] Hadislerden öğrendiğimize göre Cennete en son girecek kimseye, bu dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. [33]Çeşitli rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı Cennet'tir. [34]Bu durumu hadisçiler şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet'in anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet etmektir. Bir de "Lâ ilâhe illallah" demekle, birinin müslümanlığına hükmedilmez, "Muhammedün Rasûlullah" (Muhammed Allah'ın peygamberidir) sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar Cehennem'de ceza gördükten sonra Cennet'e girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur: "-Hiç bir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)'in, Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona Cehennem'i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)" [35] Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat inancına göre, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah" diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah'ın izniyle mutlaka Cennet'e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır. Cennet Tabakaları: İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar, Firdevs, Adn Cennet'i, Nâim Cennet'i, Daru'l-Huld, Me'va Cennet'i, Daru's-Selâm ve İlliyyûn'dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır Bunlar: 1-Cennetü'n-Nâim: "Beni Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " [36] 2-Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden korkanlar içindir. " [37] 3-Cennetü'l-Firdevs: "Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri. vardır " [38] 4-Cennetü'l-Me'vâ: "İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ Cennetleri vardır. "[39] 5-Dârü's-Selâm: "Halbuki Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur. "[40] 6-Dârü'l-Huld: "O Rab ki, fazlından bizi durulacak yurda (Cennet'e) kondurdu." [41] Her ne kadar İbn Abbâs Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da" olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir Nitekim Müslim'in Ebû Sâid el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir [42]Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir.[43] Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. [44] Aynî, "Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık" [45] ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir. Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir. Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim .[46] Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. |
.jpg)